Tuesday

girmek için uygun depresyon aranıyor.



depresyon işleri daire başkanlığının zemin katındaki danışmadaydım ve içimdeki ruh sıkıntısını şöyle güzelinden bir depresyona bağlayıp işi resmiyete dökmenin peşindeydim. granit bankoya parmaklarımla tıkırdatıp, memurun benimle ilgilenmesini ve hangi depresyona ne kadar süreyle gireceğime karar vermesini bekledim. herhangi bir devlet dairesinden farkı yoktu, yarım kapak pembe dosyalar yine tavana kadar yükseliyordu. yangında ilk kurtarılacak dev çelik dolaplar vardı fakat o heyulayı hangi süperkahramanın kurtaracağına dair bir bilgi yoktu. parası garanti olsun ve hafta sonları iş olmasın diye kpss ile devlete kapağı atmaya çalışan talihsiz bir kahramanı düşünüp gülümsedim. gülümsediğimi gören korkunç memur, yüzünü daha bir ekşitti. günde en fazla bir saat çalıştığı işinden nefret ediyordu fakat dünya üzerinde yapabileceği başka bir iş yoktu.

"hanımefendi, ciddi bir sorununuz yoksa lütfen iş çıkarmayın, yaz depresyonu sizin için uygun değil."

mevsimlik depresyon işçisi gibi dikildim, bu yaza damgamı vurabilirdim. canımın sıkıntısı her saniye artarken bunun neden kaynaklanıyor olabileceğini merak ediyordum, merak ettikçe kendime ve maaş ödemediğim halde yanımda kalan sadık kölem esteban'a sinirleniyor, bağırıp çağırmaya başlıyordum. mezuniyet sonrası elde edeceğimi sandığım sonsuz ve sınırsız özgürlük, yine bir başka bahara kalmıştı. hayal ettiğim birçok şey gerçek olmuştu olmasına ama içimdeki dolmayan boşluk yine tüm vücudumu ele geçirmeye başlamıştı. ailemle yaşarken çocuklaşıyordum, sanki 13 yaşında bir ergen gibi davranıyordum. ciğeri beş para etmez hocalarım "ieh, olmamış bu tez. git yeniden bastır" dediğinde yavşak gibi "hemen hocam" diyecekken, annemin "ekmek al" ricasına, "uyuyorum yeaa" diye ters cevaplar veriyordum.
...
içine düştüğüm halden ve mutsuz uyanmaktan epey sıkılmışken, kalktım depresyon işlerine başvurdum. böyle gidemezdi, planlarıma göre her şey güzel olacaktı. zorunluluklarımı bitirmiş olmanın hafifliğiyle uçarcasına dolaşacakken, sabahın köpköründe gittiğim dört saatlik işimden döndüğümde evde oturup akşama kadar tavana bakmakla meşgul olmaya başlamıştım. ve 23 yıl bir insanı tanımak için yeterliyse eğer, her geçen günüm bir gün öncemi aratacaktı. daha da yavaşlayacaktım, yatağımı toplamak ölüm kadar zor gelecekti, daha az konuşacaktım ve hiçbir işe yaramayacaktım.

"şunun bi adını koyalım beyefendi, durumum acil" dedim. yaz depresyonu, dünya kupasının olduğu bir dünyada erkeklere uğramazdı. mutlu olmam gerektiğini düşünüyordum, her şeyin eskisinden misliyle güzel olması gerektiğine o kadar inanmıştım ki, bu beklentilerde meydana gelen en ufak bir kayıp bile moralimi bozmaya yetmişti. belki de artık sonunda özgürlüğüme kavuşacağıma inandığım bir amacımın olmamasının yarattığı boşluk nefesimi kesmişti, vakumlamıştı beni. espedair street’ten bir paragraftım sanki:

“hayallerim gerçekleşti ve anladım ki hayaller bir kez gerçekleşti mi artık hayal edilmeye değecek bir yanları kalmıyor. eski hayallerim gerçekleşirken, yenilerinin peşinde koşsaydım belki bunu sürdürebilir, daha yeşil tepeleri, daha taze kırları hedeflerdim."

durumum bu paragraftan fazlası değilken, kaşe etekli memur bir haftalık depresyon yazıp gönderdi. bir hafta sonra dünyanın en mutlu beş insanından birisi olacağımı, sonraki bir ay boyunca laptop karşısında film izleyeceğimi, facebook'u kurcaladıktan sonra yine canımın sıkılacağını ve sonsuza dek bu ruh haliyle yaşayacağımı reçetenin dibine yazdı. bir yükselip bir alçalırken çoğu zaman midem bulanacaktı demek ki, bu mide bulantısını ise okuyarak kısmen geçirebilecektim.

eve döndüm, telefonda anneme yaz depresyonuna girdiğimi ve bir süre yalnız kalmak istediğimi söyledim. annemse “git manavdan elma falan al, bir şeyin kalmaz“ dedi. elimde elma bilgisayar başına geçtim. kariyerimin önünde bekleşen kötürüm kedileri düşünürken, uyuyakaldım.


No comments:

welly welly well away