Tuesday

kitabesiz seng-i mezar.

deniz moruna kaptı beni
getiriyor götürüyor
zifiri bir laciverdiye doğru...
dalgalar ki yavaşlayan darbeleri kalbimin
vuracak ve duracak elbet o ziftli kıyıya
usuldan usul çırpıntılar halinde...
deniz boku çakıllardır benim mezartaşlarım...

Sunday

anahtarlar.


çünkü kapıları
götürüyorlar (öyle yanlış ki)
cam kırıkları üzerinde
gülüyor ve
gülen artık çingene değildir
değil mi değil
bilmem şu uzakta odaların
pancurlarını açmışlar
açmışlar mı açmışlar
denize karşı
(deniz yoktur ya)
içerdekiler içerlerde
dışardakiler dışarlarda kalmışlar
kalmışlar mı kalmışlar
anahtarları çalan bir çingenedir
bir çingene mi bir çingene bireee

leap before you look.




the sense of danger must not disappear:
the way is certainly both short and steep,
however gradual it looks from here;
look if you like, but you will have to leap.

tough-minded men get mushy in their sleep
and break the by-laws any fool can keep;
it is not the convention but the fear
that has a tendency to disappear.

the worried efforts of the busy heap,
the dirt, the imprecision, and the beer
produce a few smart wisecracks every year;
laugh if you can, but you will have to leap.

the clothes that are considered right to wear
will not be either sensible or cheap,
so long as we consent to live like sheep
and never mention those who disappear.

much can be said for social savoir-faire,
but to rejoice when no one else is there
is even harder than it is to weep;
no one is watching, but you have to leap.

a solitude ten thousand fathoms deep
sustains the bed on which we lie, my dear;
although I love you, you will have to leap;
our dream of safety has to disappear.

Saturday

dal!

müzik, ışıklar, güzellik ve kan
dal içine
o kaygan, boğucu ellerinle kavra onu
ölmüş göğsüne bastır
hayatsız dudaklarına kaldır
ve açık saçık yalanlardan başka
bir şey bilmeyen ağzınla öp onu
bu senin hissedemeyeceğin irkiliş
bu unuttuğun, kabaran heyecan
bu göremediğin mükemmeliyetin gölgesi
bu tadamadığın dudaklar
bu duyamadığın inilti
bu sende olmayan sirenin baştan çıkarıcı çağrısı
bu ilham
bu hayat

yavaşlık.



zaman geçer
gayri hızlı, gayri yavaş
konuşuru
z fazlaca, manası yok
pamuk şekeri misali
dışı pofuduk
ağızda yok

too much.

the world is too much with us; late and soon,
getting and spending, we lay waste our powers:
little we see in nature that is ours;
we have given our hearts away, a sordid boon!
this sea that bares her bosom to the moon,
the winds that will be howling at all hours
and are up-gather'd now like sleeping flowers,
for this, for everything, we are out of tune;
it moves us not.—great god! i'd rather be
a pagan suckled in a creed outworn,—
so might i, standing on this pleasant lea,
have glimpses that would make me less forlorn;
have sight of proteus rising from the sea;
or hear old triton blow his wreathèd horn.

if a body catch a body coming through the rye.


...boy, when you're dead, they really fix you up. i hope to hell when i do die somebody has sense enough to just dump me in the river or something. anything except sticking me in a goddam cemetery. people coming and putting a bunch of flowers on your stomach on sunday, and all that crap.

who wants flowers when you're dead?
nobody.

otuzbeşincidamla.



aç! aç! aç! diye haykırıyor yüzlerce mahkum.
canımız yanmış gibi değil, canımız yana yana,
haykırıyoruz sahnedeki kadına:
aç aç aç!

bir koçbaşı gibi zorluyor duvarları çığlığımız
açız çünkü, açız...
hem sade o kadına ve kadınlara değil.
güneşe, yeşile, toprağa ve açık havaya açız.
adam gibi çalışmaya,
insan gibi yaşamaya da açız.

onun için de işte,
sahnedeki kadına değil asıl
bu düzenin başına asılıyoruz.
aç aç aç!
diye haykırıyoruz.

kilitleri aç,
kelepçeleri aç,
demir kapıları aç.
aç! aç! aç!

açız çünkü, açız
hem sade içerde değil.
güneşe, yeşile, toprağa,
açık havaya,
adam gibi çalışmaya,
insan gibi yaşamaya
sade içerde değil,
dışarda da açız.

onun için de işte,
sahnedeki kadına değil asıl,
bu düzenin bazına asılıyoruz

aç aç aç diye haykırıyoruz.
bize okul, bize yol, bize fabrika aç!
aç aç aç!

yine de nazlanıyor sahnedeki rakkas.
bu açmaza son çare
bi açık versin diye bakıyoruz.
canımız yanmış gibi değil
canımız yana yana haykırıyoruz:
açamaz açamaz açamaz!

ama hala anlamıyor ki düzenbaz.
gönül hoşluğuyla o açmazsa eğer,
fırladığımız gibi bu tarih denen sahneye
aç dediklerimizi biz
kendi ellerimizle açacağız!

uyanınca çocuk olmak.


siz ne iyisiniz. ben sizi bir şeylere benzetiyorum
bilmem bir testi, bir bakır sahan kolay mı sizinle
çok rahat bir gökyüzü mü var sizinle
güneş bir pazartesi olarak mı duruyor burnunuzda
yoksa bükülmüş bir nehir gibi mi küpelerinizde
siz küçük adıyla mı çağırırsınız sessizliği
öyle mi, ya kim uyandırır sizde
bu sevişme dalgalarını, aşk seslerini
bak'ları, duyurulmuştur'ları, okşa'ları, evet'leri
hele bu elleri, ayakları bu
gözleri gözleri.

gidip bir bardak su içiyorum. ağzım benim!
su böyle neye benziyor, çok çocuklu bir bahçeye değil mi
bakmayla içersek gözlerimiz de bir şeye benziyor
senin gözlerin, benim gözlere, onun gözleri
her zaman söylüyorum kuyumcular için imzalı yazı gerekmez
ama hiç gerekmez, öyle mi değil mi.

armut ağacı! iyi sabahlar! sana bakınca yüzüm değişti
bütün gün çalışıyorum en kötü iş yerlerinde
yorulup bunalınca hep o sana bakmayı deniyorum
birden çarşıyı gösteriyor dallarının inceliği
hem niye saklamalı, çarşıyı gösteriyor işte
bak! şakır şukur şapka satın alan birisi
yusyuvarlak bir kişilik ediniyor
pis adam- ne kötü dünya- öyle mi değil mi.

siz yok mu, sizin her yeriniz şaşırıp kalmaya istekli
bir bakın, uyanıp kalkınca çocuk olmalarım var benim
şu da var: bir sokak en açılmış pencerelere dalıyor
dalıyor da söz mü, yatağa uzatıyor otomobillerini
aşk duyan bir kadın
onun kişiliği olan memelerini
gözlerim! hey sokak geri getiriyor gözlerimi
kimi zaman da bir cam kırılıyor şangır şungur
diyorum böylesi gürültüler şiir için gerekli
öyle mi değil mi.

bizim o duvarlık tabaklar durmadan uzağa götürüyor evimizi
daha aldığım gün bildim maydonoz olacak üstündekiler
maydanoz olacak, maydanoz olacak, maydanoz olacak
iyi ama, niye sevmeli her önüne geleni
herkesin, herkese, herkesi
daha dün yepyeni bir son koydumdu şiire
aldı, yepyeni bir kalabalığı getirdi
ama iyi yaptım, öyle mi değil mi.

out of bottle.


her zaman sarhoş olmalı. her şey bunda: tek sorun bu. omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız.
ama neyle? şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz. ama sarhoş olun.
ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun, "saat kaç" deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir karşılığını: "sarhoş olma saatidir. zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz.

up.



Who do you love the most, enigmatic man? Your father, your mother, your sister or your brother?
I have neither father, nor mother, nor sister, nor brother.
Your friends?
There you're using a word that to this day I've never understood.
Your country?
I don't know at what latitude it's situated.
Beauty?
I would willingly love it, goddess and immortal.
Gold?
I hate it as you hate God.
Well, what do you love then, extraordinary stranger?
I love the clouds... the clouds passing... up there... up there... the marvelous clouds!

belki.


belki az sonra dışarı çıkarız ve bu şehrin gemileri, otobüsleri ve ağaçları ile birlikte bize nasıl kucak açtığını görürüz. nefeslerle, seslerle ve kanla. geceyle ve gündüzle. insanlarla ve ben ve biz birlikte.
belki.

slaap!



genellikle iyimser başlayan ama gereksiz varoluş sorunları ve kendime acımayla sona eren düşünceler. her şeyin planlanmış olduğu bir geleceği hedeflememek iyidir. hiçbir ilişki sonsuzluk sözü veremez. çocuk mu? hayır, teşekkür ederim. ya bir iş? bunda bir sorun yok. sahip olduğum diplomalar, mizahçı ruhum, becerilerim, sırlarım, korkularım. hiç kimseyi gerçekten sevmiş miydim? yıllardır, inatçı bir şekilde ve kızgınlıkla sadece kendime bakmıyor muydum?

bazen sabaha karşı kendimden geçer gibi oluyorum, kendimi uyku ile uyanıklık arasındaki yerde buluyorum; ancak burası rüyalar ülkesine çok uzak. sıcak ballı süt, nefes alma alıştırmaları, minik pembe haplar, esrarlı bir sigara, bir şişe şarap, bir sürü kitap.

ve sonrası ise, öylesine bir hayat.

alice kafası.


probably white,

possibly rabbit;

certainly you have to follow it.

super chunk fruit salad.


ingredients:
ann margret, petula clark, brenda lee, patsy cline, nina simone, patti smith,
mama cass, grace slick, julie delpy, hindi zahra, nouvelle vague, reba mcentire,
portishead, the koop, natalia avelon, pj harvey, nora jones, jackson 5,
cat power, martha wainwright,
bessie smith, etta james, janis joplin,
pinch of cyndi lauper, boney m, abba to sweeten,
3-5 ounce of ethel merman and wanda jackson.

instructions:
assemble your ingredients in winamp or media player. make a cup of coffee. take your ashtray, lighter and cigarette along. empty your head. sit and lean back. it's easy to make any time of year. enjoy girl-to-girl.

wrong place to be real.


after the love game has been played.
all our illusions were just a parade.
and all the reasons start to fade.

real blood.


"sonrası eve dönüş, ki yalnızlık dahildir içine."

demesi zor.


kuzum, bir akıl hastasıyım ben, hem de en güzelinden, şizofren.
yaprakların rüzgarla sevişirken çıkardığı sesleri çığlık bilmem.
her bakıştan kamyonlar yüklü anlamlar çıkarmam bu yüzden.
ve seccadem burnumdan öperken, ben yatağımda bulunurum sayıklarken.

tırnaklarım kenarlarına kadar çıplak.
parmaklarım toğrağa kök besleyen bir çocuk.
yaşarken mumyalanmak gibi bazen.
çarpan bir kalbim varken hala, üstüme çöreklenen şizofren.

sabahı zor eden bir aşık gibi dillerim, ellerim çenesi düşmüş bir adam.
dudak dudağa iki kadından başka bir hiç şimdi güvercinler.

ilmik ilmik uzun bir rüya, ışıklı kalabalık ve panayırlı bir cadde şimdi gözlerim.
ne de olmasa her şey bambaşka, ne de olsa şizofren.

lepra.



topu uzak arsaya kaçmış, bir çocuk olarak karşındayım, benim.
ağzımdaki şekere benzer dualar ederim.

tatlı, yapışkan, çabuk biten, diş çürüten...

hafriyat çamurundan telsiz yapan bir çocuk olarak karşındayım, benim.
kirlenen ellerimle bile seni özleyebilirim.

küçük, uzak, özensiz...

bulduğu her parayla bakkala koşan bir çocuk olarak karşındayım, benim.
aldığım en büyük hazzı seninle paylaşabilirim.

iç içe ve yüksek, hızlı ve gergin, kolay gelen, eşsiz...

çayını açık içen bir çocuk olarak karşındayım, benim.
büyüklere görünmeden bir sigara yakabilirim.

seninle ya da sensiz, öksürüklerle düzensiz...

okumaya erken başlayan bir çocuk olarak karşındayım, benim.
bu zeki gözlerimle seni öpebilirim.

titrek ve ışıltılı, dalgın ve unutkan, bedelsiz...

basamakları atlayarak çıkan bir çocuk olarak karşındayım, benim.
dengemi kaybedersem sana düşebilirim.

sağlıksız ve korkulu, çekingen, kırık dolu, sahipsiz...

kelimeleri yutarak konuşan bir çocuk olarak karşındayım, benim.
ağzımı tamamlayabilirsen çok teşekkür ederim.

biiiip! bibibi bip bibibi bip! biiip...



"kutsal zamanlarımı rüyalara ayırmaya çalışıyorum, hayallerimi unutmak için. yapış yapış oluyor dimi "hayallerimi" diyince. (şuraları temizleyelim, arkadaş aforizma sıçıyor.) orana burana yapışmış hayaller. "hayallerim vardı benim oysa, fakat..." kıvamında. sanki başın önde kısık gözlerle yaşadığın "ben oldum" duygusallığı, olmamış hayallerinin vücudu sende. olmamışmıydım ben lan, dünyanın sonunu gördüm falan diyorduk bir zamanlar. neyse efendim kıvırıyorum, hayallerim var evet!"

haliyle insan hayat kuruyor, hayalini yaşıyor böyle olunca. ben de huzuru rüyalarda buldum. onlar tanımsız bir özgürlük halinde kafasına göre takılıyor. başkalarının hayatlarına pek bi meraklıyız zaten, başkasının hayatıymışçasına yattığım yerden izliyorum ben de. bir de uyanınca boğazıma yapışmış büyüklü küçüklü balgam parçaları veremmişim gibi hissettiriyor, iyice hayallere dalıyorum. uğraştırıyorlar beni, moralim bozuluyor. o parçalarla savaşmıyım diye biraz da, uyanasım yok hiç.

aslında uyku dediğin şeyin de basit olması lazım yani. yok ben yatağa uzandığım gibi ilk iş ufacık ampülümü yakıyorum. tavan böyle mistik bi turunculuğa bürünüyor. ama ne tavanın turunculuğuna anlamlar yükleyebiliyorum, ne de huzur falan buluyorum yani o turunculukta. karanlığa sakladığım bir çeşit canavar var sanki, uyuyamıyorum o beni görürken. kaçıyorum ondan. artık ne varsa o karanlığın içinde yalnızlık mı, boşluk mu, yoksa gerçekten bir canavar mı bilemiycem.

öylesine yaşadığım birkaç dakika şu koskoca hayattan daha değerli olabiliyor işte o zaman. kaçışın içinde bir kaçış daha yaratabiliyorum, eğlenceye gel. bazen rüyalarımda da kaçtığım oluyor. kaçışın içindeki kaçışın içinde kaçış. yine de tuhaf mimikler, ağdalı cümleler, kıç-baş ağrısı, ağız kokusu, tükürükler, gözyaşları yok. hem soyutta, hem de somutta, her şey gibi, ezberlenmiş gelmiyor uyumak bana.

yani düşünüyorum da iş uyumaya gelince milyarlarca andan, düşünceden, histen oluşan öylesine bir hiçbir şeyi, utanmayıp bir de yaşıyoruz gibi geliyor. ulan bi de hayat nasıl ezbere. ezberlediklerini unutmuyorsun, hatta ezberlediklerini unutamayacağını ezberlemiş bulunuyorsun bi yerde. oysa vur kafayı yat yani. orda nasıl eğleniyorlar bir coşku bir "ben oldum" hali.

zorla açıyorlar gözümü. her yer yine kan kokuyor falan.

mu-mon-kwan!


Sales'li Aziz Franciscus'un duası: "Evet Peder! Evet ve daima Evet!"

Zui-Gan her sabah kendi kendisine seslenirdi: "Usta."
Sonra da kendi kendisine cevap verirdi: "Buyrun efendim."
Sonra da eklerdi: "Ayıl."
Yine cevap verirdi: "Peki efendim."
"Ondan sonra da," diye devam ederdi, "başkalarının seni aldatmasına izin verme."
"Peki efendim; peki efendim."

daha sonra.




bence birlikte güzel kışlar geçirdik. bir kış mıydı, birkaç kış mı artık bilemiyorum. sen olsaydın, zaten önemi yok derdin. kar yağıyordu, dondurucu bir soğuk vardı ve ne zaman keşke donsam desem sanki beni anlayacakmış gibi bakardın bana. güneş çıktığında gezmeye giderdik. gölgeler uzardı ve sen dallardaki buz kristallerini kırıp yalardın. buzun üstünde düştüğünde gözlerimden yaşlar gelene kadar gülerdim. birbirimize hiç söz vermedik, ben de öyle olsun istiyordum zaten. yine de, beni bağışla. bensiz yaşayacağın bütün kışları kıskanıyorum.

welcome to the moulin rouge!


o yeah.
her şeyiyle bir hayat nasıl yaşanır programına hoşgeldiniz.
hemen konuya giriyorum; öncelikle, bir takım abuk fiziksel acılar yaşamalısınız efendim.
midenizi bozun, böbreklerinizi bozun, ne bileyim elinizi gözünüzü yakın, uyku problemi gibi şeyler yaratın.
ve kendinize en bencilinden bi sevgili bulun.
gereksiz arkadaşlar edinin.
söylemsel olarak acınızı 'bu insanlar kim, benim burda ne işim var' gibisinden ortaya koyabilirsiniz.
tanınmaz hala getirmeliler ama sizi.
bu aşamayı gönlünüze göre çeşitlendirin, alkolik olun, tüberkiloz olun vs. bulun bi şeyler.
hepsinin üşenmeden bir bir sizi mahvetmesine izin verin.
işlem tamamlanmadan iptal düymesine basmayın sakın...

akabindeki beş altı ayı da, hepsini yoluna sokmak için harcayın.
acele etmeyin, etkileri en aza indirmeyin.
rüyalarınıza falan girmesine izin verin.
sonra vücudunuz kendini toparlamaya başlarken çoktan bağımsızlığını ilan etmiş beyninizle oynayın biraz.
kafaya takın, imalar, sanrılar falan yaratın.
siz yapmasanız da o bunu yapacaktır, yeterki isteyin, inanın.
kafayı da yemeyin daha yapılacak çok şey var.
baya baya zorlayın ama beyninizi.

göreceksiniz bu süre içinde ve sonrasında, abuk sabuk işler yapmaya, etrafa bön bön bakmaya başlamışsınız bile.
tam olarak içinize yerleşmesi ve sizi tanınmaz hale getirmesi ve geri dönüşü zorlaştırması için yapmanız gereken ve benim şuan da yapıyor olduğum şeyler çok basit.
misal olarak bunlar, surata takılan aptal, abuk, alık, şapşal, asık ifadeler olabilir pek tabii.
bu boşlukta hayatın anlamını arayabilir yada eski, unutulmuş arkadaşları, sevgilileri, olmadı akrabaları da bilfiil arayabilirsiniz.
yeni arkadaş edinmeye, yeni bi çevreye girmeye çabalayın.
kimse sizi sevmiyor ve göbeğiniz var evet burda hemfikiriz.
arada bir aklınıza psikoloğa gitmek, terapilerle, reiki, yoga benzeri şeylerle ilgilenmek gelsin.
araya serpiştirin bunları.
bir kaçını denemeye kalkabilirsiniz.
şiir roman falan yazabileceğinize inanın.
siz dünyanın sonunu gördünüz evet.
ağlayın bol bol.
yemek yemeyin ya da abuk subuk şeylerle mideyi bozun.
bol bol sigara için.
saatlerce film izleyin.
karakterleri inceleyin, belki biri olabilirsiniz.
sürekli ellerinize bakın bu arada, tırnaklarınızla falan uğraşın.
internette sözlük, forum tarzı sitelere üye olmayı, online oyun oynamayı falan düşünün.
msn iletinizi sık sık değiştirerek yada diğer iletilere atıfta falan bulunarak ilgileri üzerinize çekmeye çalışabilirsiniz.
arkadaş listenizdeki insanlara üç dört sefer bakmayı deneyin.
korkmayın hiçbiri sesini çıkarmıyor.
bu esnada dudaklarınızı yalayın, ısırın, emin, arada bir göz ucuyla biri sizi izliyor mu diye falan arkanızı kontrol edin.
eski resimlere bakın.
google da 'google'ı aratın.
leonard cohen filan indirin, dosya inerken download yüzdesini izleyin.
odanıza faşizm uygulayın.
halıdaki desenleri seyrederken gözünüz saatin saniyesine takılsın, sonra onu izlemeye başlayın.
bol bol uyuyun...

gördünüz mü, aslında yapabileceğiniz ne kadar çok şey var.
mega entelektüel seviyedeki bir kısım insan size obsesif, kompulsif, manik, depresif, şizofren gibi kanılarda bulunabilir, bilinçli söylemlerle parmaklarını gözünüze kaçırabilir.
külliyen yalan.
insanlar her gün biraz daha yüksek sesle bağırıp çağırmayı öğrenirken, siz sessizce çekip gitmeyi öğreniyorsunuz oysa, yalan mı?
arada bir sol elinizin tüm parmaklarını yumun, işaret ve paş parmağınızı kaldırıp sabitleyerek bunun ne anlama geldiğini düşünün.
yeter.

oha! şaka lan!

binaenaleyh.



I.
bu gramofon bozulmuş
herkes sussun şimdi
sessizlik
bir milletin lehçesi olacak

sessizlik yatırdı bizi hastanelere

II.
anjiyo sonrası
narkoz etkisiyle beklediğimiz
akyuvarlarımda
nöbetçi senler
ah damarlarım
damarlarım
şimdi enkaz altında

en kazsan beni bulursun

III.
bizatihi
sana tüm cümlelerim feragat etti
yalan

welly welly well away